LINKEDIN'DE OLMAYAN MUCİZE: AFRODİSİASLI ZOİLOS

 

                Sabah sıcak yatağından çıkıp henüz aydınlanmamış havada 1 saat koşmak zor mu geliyor? Ya da ertesi gün iş için yapacağın o görüşme, birkaç gün öncesinden uykularının kaçmasına mı sebep oluyor? Belki de sosyal medyadan haberlere şöyle bir göz attın ve dünyanın içinde bulunduğu durum seni anksiyete krizlerine soktu. Yıllardır kurmayı düşündüğün o iş için adım atmaktan hâlâ çekiniyor musun? Kendini bir kar tanesi kadar eşsiz hissetmeni sağlayacak bir “kişisel gelişim” kitabı işine yarayabilir. Ah, az kalsın unutuyordum: “Motivasyon” deyince… Ağzında altın kaşıkla doğmuş birtakım zevatın “başarı” konusunda özellikle gençlere verdikleri vaazları dinlemek de ilginç bir deneyim olabilir. Tabi bu ultra başarılı, büyük riskler almaktan çekinmeyecek kadar “cüretkar”, faaliyet alanlarına yeni soluklar getirecek kadar “vizyoner”, herkesin koşa koşa birlikte iş yapmak isteyeceği kadar “güvenilir” dostlarımızın, bol keseden tavsiye verirken hayata  10 – 0 önde başladıklarını unutmadan dinlemek gerek. Neticede sen de yatırım yaptığın iş batsa da arka planda hayatını sonuna kadar belli bir standartta sürdürecek birikime sahipken “cüretkar”, kaybetmenin (maddi ya da manevi) maliyeti seni yormaycaksa “vizyoner” ve de doğuştan gelen bir networke sahipsen “güvenilir” olabilirsin. Tabi ki bütün “ilham verici” anlatılar, bir grup “doğuştan şanslı”nın tekelinde değil. Bundan 2000 yıl öncesinde yaşamış  bir köle mesela, o kadar kalıcı bir örnek ki, ismi ve yaşamı hâlâ yaşadığı topraklardaki taş kalıntılara kazılı duruyor. Hikayesi, “ilham verici” bir yaşam öyküsü olarak okunabilir elbet ama başlangıçta O’nun durumundaki milyonlarca insanın, tahmin edemeyeceğimiz acılarla dolu hayatlar yaşayıp gün yüzü görmeden ölüp gittiğini unutmamak gerek. Bu olağandışı yaşam,  kaderin insanı bu hayatta sürükleyebileceği ihtimallerin sonsuzluğunu da anlatıyor bize, “iyi”yle “kötü”nün içiçe geçmişliğini de, irademiz dahilinde olan ve olmayan yüzlerce faktörün açıp kapatacağı kapıları da.

                Aydın Karacasu’daki Afrodisias Antik Kenti’nin kazı çalışmaları esnasında, 1956 yıında, üzerinde büyük kabartmaların olduğu bir mezar anıtına ait parçalar gün yüzüne çıkarıldı. Bu anıt mezarın, kentin önde gelenlerinden Zoilos’a ait olduğu anlaşıldı. İlginç bir karakterdi doğrusu. Kazılardan elde edilen bilgilere göre, kahramanımız MÖ 1. yüzyılın ilk yarısında, Afrodisias'da hür bir adam olarak doğmuş ama kader işte, sebebini bilemediğimiz bir şekilde köle olarak Roma’ya götürülmüş ve imparator Julius Caesar’ın kölesi olmuş. Hür bir adamken özgürlüğünü kaybedip köle olmak… O dönemde bile bir insanın başına gelebilecek en berbat şeylerden biri olsa gerek. Ama koskoca Roma İmparatorunun kölesi olmak…(Kölesi olduğun ev kaderindir) İşte iyiyle kötüyü, siyahla beyazı ayıran çizginin bulanıklaşıp yok olduğu ve hatta griye dönüştüğü o durumlardan biri daha. Antik dönemdeki bir köle olarak Zoilos,  günümüz insanının büyük kısmından  farklı olarak, köle olduğunun farkındadır. İçinde bulunduğu duruma bakıp varoluşsal krizler yaşamadığını iddia edemeyiz tabi. Ama modern orta sınıf insanın kırılganlıkları ve buna karşı geliştirilen “çözümler” antik dönemde yaşayan bir köle için anlamsızdı muhtemelen.  

Gel zaman git zaman İmparator Caesar, pek sevdiği kölesi Zoilos’u azat ediyor. Velinimeti Sezar’ın ölümünden sonra başlayan entrikalarla dolu  taht kavgasında da Octavianus’un (sonradan adı Augustus olacak)  tarafında saf tutuyor. Belki de, O’nun için bir seçim değil, bir zorunluluktu, bilemiyoruz ama canını ortaya koyduğu bir bahse girdiği gerçeğini değiştirmiyor bu. Karşı taraf kazansa muhtemelen Zoilos ismini hiç duymamış olacaktık. Pelerini ve parmak arası terliğiyle çıkıp gelse de keşke bir TedTalk’ta bize cüretkar riskler almanın erdemlerinden bahsetse. Risk ve cesaret konusunda ahkam kesmeyi en çok hakeden ikinci kişi, tüm benliğini, canını ortaya koyup kazanan biridir ne de olsa. (Bu iki kavram hakkında konuşmayı en çok hakeden kişi ise yine tüm benliğini ortaya koyup kaybeden biridir bence ama öyle birini dinleyebilmemiz maalesef  pek mümkün değil.)  Zoilos, gerek Sezar’ın önce kölesi sonra azatlısıyken, gerekse Augustus’un maiyetindeyken yürüttüğü ticari ve belki de diplomatik faaliyetlerden büyük bir servet kazanıyor. Roma’nın karmaşasından, entrikasından bunalıp sıla hasretine son vermenin zamanı geldi diye düşünüyor ve memleketi Afrodisias’a kesin dönüş yapıyor. İmparator Augustus’un Afrodisias halkına yazdığı ve “Benim Zoilos’uma ne kadar düşkün olduğumu bilirsiniz” diye başlayan mektubu da taşa kazıyıp dönemin sosyal medyası Agora’ya dikip dosta güven düşmana tedirginlik veriyor. Köye güzel bir ev yaptırıp etliye sütlüye karışmadan sakin bir emeklilik geçirmek varken, doğduğu yeri ihya etmeye karar veriyor. Afrodit tapınağının, tiyatronun sahne binasının ve kuzey agora kolonadının inşaasını finanse ediyor. Parayı sadece inşaata gömmüyor tabi ki. “İnovasyon”, “markalaşma”, “katma değerli üretim” deyince mangalda kül bırakmayıp, on yıllardır düşük işçilik ücretinin ve yüksek döviz kurunun  kaymağını yiyen özde değil, sözde vizyonerler vardır, bilirsiniz. Zoilos’un vizyonerliği ise, Afrodisias’ın etrafndaki mermer yataklarının  layığıyla işlenmesine ön ayak olmakla başlıyor. Bugünkü karşılığı “Güzel Sanatlar Fakültesi” olabilecek bir yapı kuruyor ve bu sayede mermerin ham taş olarak değil, ince ince işlenmiş, her biri nefes kesici sanat eserleri olarak imparatorluğun dört bir yanına ihraç edilmesini sağlıyor. Afrodisias’a da bolluk, bereket, refah akıyor tabi bunun doğal sonucu olarak. Zoilos, memleketi Afrodisias’ı sıradan bir taşra kentinden imparatorluğun en önemli şehirlerinden birine dönüştürüyor. Kadir kıymet bilen halk da ölümünden sonra O’nun için bir anıt yapıyor. Bu anıtın üzerindeki frizde de, hayatını bir film şeridi gibi kabartmalarla işliyorlar. Bu kabartmalarda halk onu selamlıyor, şehir onu taçlandırıyor, erdem, bilgelik, kader gibi kavramlar O’nun etrafında dönüyor.

                MÖ 1. yüzyılda LinkedIn olsaydı, Zoilos hakkında birileri şunları yazabilirdi: “Sıfırdan, hatta eksi sonsuzdan zirveye”. “Tüm olumsuzluklara rağmen yılmadı ve başardı”. “5 maddede Zoilos’un başarı modeli” Neyse ki antik dönemin insanları günümüze ait bu şaklabanlıklardan münezzehti. Zoilos’un hayatı, tam anlamıyla bir mucizeydi. Kaderle olduğu kadar, acıyla, gözyaşıyla, kanla, emekle, riskle yoğrulmuş bir mücadelenin yarattığı bir mucize. Hatırlanmaya değer bir mucize pek tabi, özellikle hayatta “zorlandığımız”ı düşündüğümüz durumlarda.  Bu biricik mucizeden genel geçer  bir reçete çıkarmak, “kişisel gelişim” gurularına bırakabileceğimiz kadar faydasız ve sonuçsuz kalmaya mahkum bir iş.  Zoilos’un Afrodisias’ı, ikibin yıldır aynı yerde, tüm ihtişamıyla hâlâ ayakta. Instagram storyleri gibi 24 saat sonra yok olmayacak, saniyeler içinde sıkıldığımız reelsler gibi geçici değil, orayı görmeniz için algoritmanın onu önünüze çıkarmasına gerek yok. Bu mucize, günümüzün sefil yaklaşımlarına meze edilmeden, kader hakkında sessizce anlattıkları dinlenerek selamlanmayı  hak ediyor.   


                           Zoilos Frizi

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ADANA'DA 21 KM: KEBAP, YAĞMUR ve EPİKTETOS

MW CHALLENGE YARIŞ RAPORU

YARIMADA, YARIMARATON, TAM TEKMİL MACERA