ADANA'DA 21 KM: KEBAP, YAĞMUR ve EPİKTETOS

Her yılın sonunda, büyük bir hevesle yeni yılda yapılacak, katılabileceğimi düşündüğüm, (ama çoğunlukla katılamadığım) yarışlara bakarken, Adana Kurtuluş Yarı Maratonu,  senenin genellikle ilk yarışı olması sebebiyle pırıl pırıl parlardı. Adana’nın plakası gibi yarı maratonu da ilk sıradaydı, bu da yetmiyormuş gibi,  Adana’nın kurtuluşunun da, bu kurtuluşu anmak için düzenlenen yarı maratonunun da Ocak başında olması, görmeyi bilen gözler için nice ibretler barındırır.  Uzun zamandır radarımdaydı bu yarış ama ya yeni yıl rehavetinden ya form durumumun bir yarı maraton için Adana’ya gitmeye değmeyecek kadar kötü olmasından dolayı bu  yarışa katılmaya hiç niyetlenmemiştim. Hoş, bilenler bilir, katılmaya niyetlendiğim nice yarışlar vardı ki türlü çeşitli sebepten ötürü bu yarışlara katılmak bir türlü nasip olmamıştı. Bu sebeplerin kimisi iş ve aile ile ilgili sorumluluklarım, kimisi tatsız  aksilikler, kimisi benim ya da yakınlarımın farklı önem derecesine sahip sağlık sorunları, kimisi de ailemin genç üyelerinin düğünleriydi. Adana Kurtuluş Yarı Maratonu’nun 2026 yılında düzenleneceği günü gördüğümde, yarışlara katılım konusundaki bu mâkus talihimin sanki artık yön değiştirmeye başladığını hissettim, zira yarış, iş için İstanbul’da bulunmam gereken haftanın sonuna denk geliyordu ve İstanbul’dan Adana’ya gitmek, Denizli’den Adana’ya gitmeken daha kolaydı. Ulaşım, konaklama, yarış kaydı gibi benim kontrolümde olan kısımları hallettim ve yarış gününü beklemeye başladım. Peki ya benim kontrolümde olmayan kısımlar? Bunca tecrübeden sonra, Start çizgisinin ardında geri sayım başlamadan yarışa katılabileceğime emin olamıyordum.

Günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce, tam da bugünkü Denizli’de, köle olarak dünyaya gelip, filozof olarak bu dünyadan ayrılan kıymetli hemşerim Epiktetos’a göre, huzurlu bir zihne ulaşmanın en kesin yolu; insanın kontrol edebileceği ve edemeyeceği şeyleri belirlemek; kontrol edebileceklerine odaklanmak ve kontrol edemeyeceklerini kabullenmekten geçiyor. Çok basit görünüyor, öyle değil mi? Öncelikle kontrol edip edemeyeceğimiz şeyler arasında bıçak gibi keskin bir çizgi olsaydı öyle olurdu ama tabi ki hayatın her alanında olduğu gibi, bu ikilemde de gri alanlar var. Konumuz bu olduğu için bir yarışı ele alalım. Bir yarışa  hazırlanmak için antrenman yapmak bizim kontrolümüzde olan bir alandır. Fakat antrenmanı bilinçli yapmazsak, hele ki koşu gibi bir  sporda sakatlıklar kaçınılmazdır. Çoğu koşucunun muzdarip olduğu sakatlıklar, ne kadar kontrolümüz dahilinde? Sonuçta sakatlanan her sporcunun bilinçsizce antrenman yaptığı çıkarımında bulunmak acımasızlık olur. Neyse, Cuma akşamı Adana’ya varmıştım ve Epiktetos’un yaklaşımını şiar edinerek tamamen iradem dahilindeki şeylere odaklanarak Pazar sabahı start çizgisinde yerimi almayı ve yarışı sağ salim bitirmeyi düşünüyordum. Cumartesi sabahı ilk iş, yarış kitini almaya gittim ve ilk kez geldiğim Adana’nın en turistik yerlerini şöyle bir turladım. Taş köprüde rüzgara karşı yürüyüp, 6 minareli Sabancı Merkez Camii’nin mimari heybetiyle büyülendim. Büyük Saat’in etrafındaki otantikliğini koruyan sokaklarda yol tarifine ihtiyaç duymadan, kendimi biraz da talihime emanet ederek dolandım. Buralarda kötü kebap yemenin imkansıza yakın bir ihtimal olduğunu hissediyordum. Rastgele girdiğim salaş sayılabilecek bir kebapçıda bu hissimin beni yanıltmadığını gördüm. Salaşlıkla lezzetin doğru orantılı olduğuna dair önyargı çoğu yerde tatsız sonuçlara neden olabilir ama kebabın anavatanında lezzetle ilgili hayal kırıklığına yer yoktu. Olması beklenenin aksine, yarış saati yaklaştıkça içimi bir huzur kaplıyordu. Benim için uzun sayılabilecek bir aradan sonra nihayet bir yarış koşabilecektim ve zaman da lehime işliyordu. Gökyüzünü kaplayan kara bulutlar ve ertesi günün sağanak yağışlı olacağına dair hava tahminleri bile keyfimi kaçırmıyordu. Ne de olsa hava durumu benim kontrolümde olan bir değişken değildi.

Cumartesi akşamı güzel bir uyku çekip Pazar sabahı 6’da uyandım. Gece yağmur yağmıştı ama sabah kesilmişti. 3 dilim ekmeğin üzerine sürdüğüm tahin – pekmezden oluşan klasik yarış sabahı kahvaltısını bir fincan kahve eşliğinde yaptım. Yeterli zamanım olduğu için yavaştan hazırlanıp start alanının yolunu tuttum. İnanılmaz ama gerçek, nihayet start alanındaydım. Bir gün önce, uzun zamandır birlikte çalıştığımız hocam İpek Onaran ile yarış stratejimizi, yarışın tadını maksimum seviyede çıkartmak üzerine kurmuştuk. (Hayatın geneline de pekâlâ uygulanabilir bir düstur). 2025 yılı, benim için yarışlarda olduğu gibi, antrenman anlamında da çok verimli geçmediği için hedef bir tempo belirlememiştik. Start alanı, memleketin dört bir yanından gelen koşu gruplarıyla, sporu hayatının bir parçası yapmış her yaştan katılımcıyla dolup taşıyordu.

Yarışın başlamasına 5 dakika kala bastıran sağanak yağış bile bu coşkuyu azaltmadı hatta belki de tam aksine perçinledi. 9:15’te start verildiğinde herkes iliklerine kadar ıslanmıştı bile. Evet, artık yarış başlamıştı ve artık sadece eylem vardı. Ne sosyal medyada bini bir para olan “motivasyon” nasihatleri, ne de yüzlerce yılın imbiğinden süzülüp gelen bilgelik dolu felsefi doktrinler… Bunların artık hiçbir önemi yoktu. Zihin ve bedenin uyumu ve çatışması yarış bitene kadar yaşayacağım tek gerçeklikti.  İlk yirmi – yirmi beş dakika, şiddetini hiç azaltmayan sağanak yağmur altında koşmaya devam ettik. Bu sürede 4:45 pace’de gidiyordum. Bu, benim için yarışın ikinci yarısında “patlamama” sebep olacak bir tempo olabilirdi ama fena da değildi durumum. Elimden geldiğince bu tempoyu korumaya karar verdim. İlk yarım saat sonunda yağmur dinmişti ama kendisinden bize, bileklerimize kadar varan su birikintileri miras kalmıştı. Seke seke çaydan geçmek daha konforlu bir yaklaşımdı ama tempoyu korumak adına bu su birikintilerine pervasızca daldım her seferinde. Sabit tempoda hiç zorlanmadan güle oynaya giden 4 – 5 kişilik bir grubu takip ediyordum. Benim için sürdürülmesi zor olan bu tempoda onlar muhabbet ede ede koşuyorlardı. Onuncu kilometreden sonra aramızdaki mesafe açılmaya başladı. Saate olabildiğince az bakmaya çalışıyordum ama onikinci kilometrede ortalama pace’in 4:47’lere çıktığını gördüm. Evet, amacım bu yarıştan olabildiğince keyif almaktı, bu yarış özelinde herhangi bir iddiam ve süre hedefim yoktu ama yarışı nispeten iyi bir sürede bitirmek de  bu “keyif alma” amacına hizmet edecekti. Elimden geleni yapıyordum ama ilk 30 dakikadaki tempodan uzaklaşıyordum. Epiktetos olsa napardı? Değiştirebileceğim neler vardı ? İlk aklıma gelen çözüm zamanın akışını sadece kendim için yavaşlatmaktı. Harika bir fikir olmakla birlikte pek uygulanabilir değildi  Adım sıklığını arttırarak hızlanmaya çalışmak ? İşte daha gerçekçi bir çözüm. Bu sayede az önce koptuğum gruba tekrar yaklaştım. Ondördüncü kilometreye gelmiştik ve yarışın üçte ikisi bitmişti. “Patlama” gibi bir durum söz konusu değildi, nefes alış verişim gayet de olması gerektiği gibiydi. Kalbim de hâlinden gayet memnun görünüyordu. Üstelik zihinle beden uyumu henüz çatışmaya dönüşmemiş, değme müttefikleri kıskandıracak bir eşgüdümle çalışıyorlardı. Saate daha sık bakar olmuştum ama haberler iyiydi: Ortalama pace, 4:45’e inmişti tekrar. Seyhan parkına girmiştik, bitime birkaç kilometre kalmıştı. Varış takını görünce gelen o gazla son bir depar attım. 1 saat 40 dakika 41 saniyede yarışı sağ salim tamamlamıştım. (Resmi süre, 10 saniye daha kısaydı) Bu, şimdiye kadarki en iyi üçüncü yarı maraton süremdi. Bu koşullarda hiç fena sayılmaz. Ama en önemlisi, esas amacım gerçekleşmişti: Yarışın her saniyesinden keyif almıştım.


1 saat 40 dakika boyunca koşarken aklıma nerede okuduğumu hatırlamadığım bir cümle geldi: “Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti, değiştiremeyeceklerimi kabullenme gücü ve ikisinin arasındaki farkı anlayabilecek akıl ver”. Bu cümlenin kaynağıyla ilgili  rivayetler muhtelif. Kimi Hititlere atfediyor bu duayı, kimi Kızılderililere. Parmağı boşverip gösterdiğine bakalım: Belki de  sevgili hemşerim Epiktetos’un formüle ettiği felsefenin boş bıraktığı “gri alanlar”ı hangi kısma dahil edeceğimizi belirlemek o kadar da zor değildir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MW CHALLENGE YARIŞ RAPORU

YARIMADA, YARIMARATON, TAM TEKMİL MACERA