ZAFER TAKININ ALTINDA
Genellikle katılacağım yarışlara göre seyahat planlaması yapardım. Bu sefer tam tersi oldu. Kurban Bayramı tatilinin son üç gününü ailecek Brüksel’de geçirecektik. Seyahat planımız netleştiğinde, hafta sonuna denk gelen bu üç günde, çikolatası, birası ve bir rivayete göre de lahanasıyla meşhur bu şehirde bir koşu yarışı var mı diye baktığımda, karşıma 20k de Bruxelles (ya da 20k door Brussel) adında bir yarış çıktı. Önce mesafeyi garipsedim. Neden 1 km daha ekleyip yarı maraton yapmamışlar diye düşündüm. Sonra bu 20k formatının, Avrupa’nın özellikle Fransızca konuşulan şehirlerinde (Paris ve Lozan gibi) yaygın bir yol koşusu mesafesi olduğunu anladım. Bu tip yarışların maksadı, katılımcı sayısını maksimum seviyede tutmak ve koşuculara şehrin önemli noktalarını görebilecekleri bir rotada tur attırmakmış.
46 bin kişi kapasiteli bu
yarışın kayıtları, 1 Nisan günü açıldı ve günün anlam ve önemine atıf yaparcasına,
şaka gibi bir sürede (2 saatte) katılım biletleri tükendi. Bu kadar talep gören
bir yarış olduğunu bilmediğim için kayıt yaptırmakta acele etmemiştim ve
kayıtların kapandığını gördüğümde, orta sahadan gol yemiş bir kaleci gibi
hissettim kendimi. Katılım bileti bulabilmek için yarışın Facebook gruplarına
dadandım. Biletini satmak istediğini bildiren onlarca kişiyle yazıştım. Hepsi
de öncelikle kayıt bedelini (35 euro) onlara göndermemi, sonra da bileti bana
transfer edeceklerini söylüyordu. Yer mi Anadolu çocuğu? Ben de bu işlemleri
tam tersi sırayla yapmamız gerektiği konusunda diretiyordum. Facebook
hesaplarını birkaç gün önce açmış ve sadece bu gruba üye olmuş bu arkadaşlara
güvenmemeyi tercih ettim. Pişman değilim. Bir diğer umudum da TicketSwap adlı
uygulamaydı. Bu yarış gibi talebin yüksek olduğu organizasyonlar için, güvenli
ödeme seçeneği de sunan bir değiş tokuş aracı. Yarış gününe kadar,
bu uygulama üzerinden neredeyse 50 biletin sahibi değişti. Hepsi için çekilişe
katıldım. Evet, çekiliş. Zira tek akıllı ben değildim ve bu uygulama üzerinden
de bu yarışın biletini kovalayan yüzlerce insan vardı. Her boşa çıkan yeni
bilete yaklaşık 500 kişi talip oluyordu. Sistem, her seferinde rastgele birini
seçiyordu. O kişi asla ben olamadım. Kayıt konusunda hızlı davranmamanın
bedelini ödüyordum.
Yarışın
koşulacağı Pazar sabahı saat 7:30’da uyandım. Sanki yarışa katılabilecekmişim
gibi hazırlandım. Yarış, 10’da başlayacaktı. Hafif bir kahvaltı yaptım. Kahvemi
yudumlarken hâlâ Facebook gruplarına göz atıyordum ki ne göreyim: Bir
beyefendi, eşinin yarışa katılamayacağını ve isteyen olursa yarış
numarasını verebileceğini söylüyordu. Hemen onunla iletişime geçtim ve hızlı
adımlarla yarışın başlayacağı Cinquantenaire parkına doğru yürümeye başladım.
Bu devasa parka vardığımda, şimdiye dek katıldığım yarışların hemen hepsiyle
benzer bir manzarayla karşılaştım: Isınma hareketleri yapanlar, birlikte
fotoğraf çekilen koşu grupları, ortamın coşkusunu arttıran sunucu, hünerlerini
sergileyen DJ. İki büyük fark vardı tabii. Birincisi katılımcı sayısı
(Runtalya'nın 4 katı bir kalabalık), ikincisi ise dertsiz tasasız
Avrupalıların ortama saçtığı yaşam enerjisi. Dakikalar geçiyordu ama eşinin
biletine talip olduğum adam hâlâ ortalarda yoktu. Start’a 10 dakika kala, 46
bin kişinin içinde birbirimizi bulduk, göğüs numarasını taktım ve artık bu
yarışa katılabilirdim. Bir ilçe nüfusuna eşit sayıdaki koşucular, tabii ki aynı
anda start almayacaktı. Kayıt esnasında katılımcıların belirttikleri hızlarına
göre 7 gruba ayrılmıştı koşucular ve bu 7 grup dalga dalga start alacaktı.
Şanslıydım ki, numarasını aldığım hanımefendi, ilk dalgada start alacak şekilde
yaptırmıştı kaydını. Mayıs ayını antrenman anlamında “yatarak” geçirmiş olan
ben ve bacaklarım buna hazır mıydık peki? Belli ki bazı bedeller ödenecekti.
Yarış,
Cinquantenaire Parkındaki zafer takının altında başlıyordu. Bir ulusun kendiyle
duyduğu gururun taşa dökülmüş hâli. Üç kemerli, görkemli bir yapı. Bu yapının
tamamlanmasını sağlayan parayı Kral II. Leopold şahsi servetinden ödemişti.
Muhtemelen O’nun için çerez parasıydı. 1885’teki Berlin Konferansında türlü
çeşitli diplomatik ayak oyunlarıyla, büyük devletleri ikna etmiş, “medeniyet
götürüyorum” ayağıyla Belçika’nın 80 katı büyüklüğündeki Kongo’yu (ve tabii Kongoluları) şahsi malı hâline getirmişti. Ülke kauçuk zenginiydi ve Avrupa’nın
lastiğe ihtiyacı vardı. Leopold hemen Force Publique adlı bir ordu kurmuş,
herkese belli miktarda kauçuk çıkarması için kota koymuş ve tarihte eşi benzeri
görülmemiş bir vahşete imza atarak servetine servet katmıştı. Force Publique,
erkeklerin çalışması için kadınları ve çocukları rehin alıyor, onları hipopotam
derisinden yapılmış, eti parçalayan bir kırbaçla sindiriyordu. Force Publique
askerlerinin mermileri, Kongolu insanlardan daha değerliydi. Mermilerin boşa
gitmediğini kanıtlamak için öldürdükleri insanların ellerini kesiyorlardı.
Bazen de kotayı dolduramayan babaların çocuklarının ellerini kesiyorlardı. İşte
bu görkemli zafer takı, yıllar süren bu insanlık dışı sömürü sonucu dikilmişti.
İlk kilometrelerde,
birlikte start aldığım bu “hızlı” grubun temposunu yakaladım. 20 km
uzunluğundaki bir yarışa gereğinden fazla hızlı başlamanın faturası ağır olur
ama atmosfer, adımlarımı daha sık atmamı sağlıyordu. Koşanlar kadar koşmayanlar
da bu yarışa hazırlanmış gibiydi. Parkurun iki yanında da sıra sıra insanlar,
koşuculara tezahürat ediyor, neredeyse 500 metrede bir bando takımları
ritmimize ortak oluyordu. Üçüncü kilometreye geldiğimizde Avrupa Komisyonu
binasını gördük. İki dünya savaşı çıkardıktan sonra aklı başına gelen
Avrupalıların, üçüncüsünün sebebi olmamak için kurdukları (o zamanki adıyla
kömür-çelik birliği) Avrupa Birliği’nin yürütme organı. Einstein’a atfedilen o
sözdeki gibi: “Üçüncü dünya savaşı hangi silahlarla yapılacak
bilmiyoruz ama dördüncüsü taş ve sopalarla yapılacak.” Az önce milyonlarca
masum insanın kanıyla inşa edilmiş bir zafer takının altından geçmiştim,
şimdiyse (en azından Avrupa için) barış hayaliyle kurulmuş bir yapının yanında
koşuyordum.
8 ila 11.
kilometreler arası, yarışın en keyifli kısımlarıydı çünkü yine bir parkın
içinden geçiyorduk. İçinde göl olan bir parkın. Kilometreler ilerledikçe
bacaklarımda biriken laktik asit artıyor, adım mesafem kısalıyor ve hızım
düşüyordu. 17. kilometreye geldiğimde iyice yavaşlamıştım. Bu mesafelere
gelindiğinde artık bedenle zihin çatışmaya başlar. Hele ki benim gibi bir aydır
idmansızsanız... Evet, bazı bedeller ödenecek demiştik. 18. kilometrede ise
Avenue de Tervuren başlıyor, yarışın en gaddar bölümü. Uzun, dik, bitmek
bilmeyen bir yokuş, tam da en yorgun olduğun yerde yukarı zorluyor. Bu cadde,
1897'de açıldı ve açılma sebebi bir sergiydi. O sergide, bu yokuşun tepesindeki
Tervuren'de, 267 Kongolu erkek, kadın ve çocuk zorla getirilip bir çitin arkasında,
sahte bir "köy"de sergilendi. İnsanlar onlara şeker, muz fırlattı;
kral hayvanat bahçesi tabelası astırdı: "Siyahlar komite tarafından
beslenir." Yedisi soğuktan, hastalıktan öldü ve cesetleri yerel mezarlığa
bile kabul edilmedi. Ben bu yokuşu, kendi keyfim için, sağlıklı bacaklarımla,
özgürce tırmanıyorum. Onlar bu yolun ucuna zorla getirildi, hayvan gibi
sergilendi ve geri dönemedi. Bacaklarımdaki yanma, laktik asidin o dürüst, şimdiki zaman çığlığı, birden utanç verici derecede küçük geliyor. Koştuğum bu güzel cadde, bir barbarlığın
vücut bulmuş hâli gibiydi.
Son iki kilometrede
Tervuren'i tırmanıp başladığım yere, aynı zafer takının altına döndüm. Bitiş
çizgisini geçtim, yanan bir çift bacakla kendi bedelimi ödedim. Bu Avrupa
başkentinin güzelliğinin bedelini ise yüzyıldan uzun zamandır, binlerce
kilometre ötedeki insanlar ödedi. Ödemeye de devam ediyor.

Bu yazıyı okurken ben de yanında koştum, beni hem geçmiş Avrupa tarihine batırdın hem de koştuğun patika yollara çıkardın şahane bir yazı olmuş! Bunları yazdıran ellerine, seni yolda tutan ayaklarına sağlık.
YanıtlaSil